Mola Bitti Yola Devam!

Blogger'a veda ediyorum.
Mola bitti yola devam yani!

Daha kısa bir isimle daha uzun yolcuğa ne dersiniz?
Haydi mola bitti yola devam!
Yeni yollarda...

hayatotobusu.com

Seni de Vururlar Birgün Ey Acı: Sacit Onan

Bayram arefesinde Sacit Onan'ı dar-ı bekaya uğurladık.
Fazla birşey demeyeceğim.
Sadece o anlarda beni de vuran 'acı'nın silüetini sunuyorum sizlere:

Kimse okuyamaz Mona Roza'yı şimdi.
Olur da başlarsa,
'Bugün bende bir hal var.' derken
Bir hal olur,
Yutkunamaz, biter şiir.

Sen vardın ve bir de davudi sesin.
Şimdi tüm şiirler sana gelsin.
Filistin'deki çocuklar,
Bir taş alsın da
Senin için atsın sensiz
Zamana...

'Seni de vururlar birgün ey acı.' demiştin ya...
Sıcak gözyaşlarımız tekrarlıyor.
Şimdi.
Seni de vururlar birgün ey acı,
Senin bizi vurduğun gibi...


Daha fazlası için: Sacit Onan

Hikaye: Sivilce Dünya

Hayat  

Hayat keşke hayalden ibaret olsa. O zaman kurduğu araba hayallerinin hayalde kalması içini burkmayacaktı. Çünkü o zaman her şey gerçek olacaktı.


Nedir bu araba sevdası? Başkalarının payına sevinmek, gördüğü arabalar onun olmasa bile heyecanlanması,
'Vay be! Ne güzel araba!' diyerek heyecanına ara gazı vermesi,
belki de arabasızlığın iyi olan tek tarafıydı. Neyse ki içine çektiği egzoz dumanı yetiyordu uyanmasına. Daha da olmazsa kamyonların kara dumanı uyandırıyordu en kaba haliyle...

Gördüğü plakalardan arabanın sahibine dair tahminler yürütüyor, üç harf ve numaradan oluşan plaka şiirinin kafiyeli olması içten içe onu mutlu ediyordu. Hele kendi arabasına dair plakaları

düşünüce kendini bir anda şoför koltuğunda buluverirdi. Hatta bir polis gibi kendi plakasını anons eder sonra yine sevinirdi...
Ah ah. Hayaller.

Hayat biter de hayaller bitmezdi. Her yerde arabalar. Yolda yürürken vınlamalar, kaldırımdan inerken vites küçültmeler, çekilen patinajlar. Hatta hızlı girilen tümsekten sonra gözleri kısıp hayıflanmalar...

Namazda bile arabalar. imamın El Fatiha'sıyla beraber başlayan yarış ve caminin içinde sağlı sollu, kuralsız hareketler, sinyal vermeden raya kaynak yapmalar, ihtiyarlara bakış atmalar...
İçinde ise, 'Acaba fark ettiler mi?' endişesi. Çıkardığı motor sesini kimseye duyurmak istemese de , içinde yüksek devirlerde sürüş keyfi yaşıyordu. Birgün biri anlar da yarışa katılır mıydı?

Ne var ki dünya  bu kadar hayali kaldıracak kadar genç değildi. İhtiyar huysuzluğuna çoktan bürünmüştü. Yağ yakan bir araba gibi çekilmez, lamba etrafında dönüp duran kelebek gibi anlaşılmaz.
Öyle birşey ki içindekileri de çekilmez yapıyordu. İşin garip tarafı sevdiren de, nefret ettiren de içindekilerdi. Keşke bir kitabın içindekiler kısmı kadar sade olsaydı.
Tek benzer tarafı başlığın ardındaki merak duygusuydu...
İyice sıkılmıştı. Ne diyordu sabahtan beri. Yok dünya, yok hayal, yok gerçek... Hiçbiri yok muydu? Yoksa kendisi de bu yokun bir parçası mıydı? Dünyayı anlatmak bile bu kadar
saçmaysa yaşamak, onun içindekiler kısmına girmek ne kadar mantıklı olabilirdi? Sahi, dünya bu kadar soruyu hak ediyor muydu?
Bunu düşünürken bile soru sorduğunun farkında değildi tabi...

Yine kızdı kendine. Neyin nesiydi bu düşünceler? Yine bir ergenlik çağı buhranı mı? Aynaya baktırmaz bir sivilce gibiydi dünya! Nefret ediyordu bu hallerinden. Of. Büyü artık!


İlk Audi
 

Deniz

Bu defa fazla dalmış olacak ki vapurun homurtusuyla kendine geldi.
'Acaba kaptan beni görmüş müdür? Belki de kıs kıs gülmüştür he ne dersin? Bugün aptallığın üzerinde yine.
Ne kaptanı ne gülmesi...'


Kendini sabah ezanını okuduktan sonra, gelecek birkaç ihtiyar cemaati bekleyen imamın, uykulu gözleri gibi hissediyordu. Kendini bıraksa sanki yerinden hiç kalkamayacaktı.
'Hayat bizi yordu be usta!' diyecek birilerini aradı...
Bulsa bile kaçı inanırdı ki. Sonuçta karşılarında hayatın en fazla yazılı yoklamalarla yorduğu biri vardı...

Gerçek

İlkokulda bir arkadaşı vardı. Arkadaş da sayılmazlardı aslında. Sadece herkesin tanıdığı kadar tanıyordu onu. Tanıması gerektiği kadar. Bu da arkadaşım demesine yetiyordu onun için.
Üstelik onun arabası bile vardı! Evet, araba. Plakası olmayan bir araba. Tutmayan iki ayağı yola tutan bir araba.
Ahmet'i uzaktan izler, hayatı hakkında betimlemeler yapardı. Gidip konuşsaydı ya! Böyle şeylerden hep çekinmiştir. Olur ya yanlış anlar. Ya da kendisine her gelişin bir engelin sebep olduğunu
düşünür de üzülür. En iyisi uzaktan yanında olmaktı.

Hele annesi yok mu, onu daha çok düşünüyordu. Okulda şahit olduğu fedakarlıkları bile yeterdi onun kutsallığına...
Ve bir Ramadan günü, bir iftar akşam ve bir okul çıkışı onu oğluna giderken yakaladı. Ufak bir çocuğun masumluğuyla ufacık iftarlığından minik bir parçayı utangaç bir dille ikram etti.
Teşekkür eden gözlere fazla bakmadı, tadımlık olsun diye.

İftarlar sahur, sahurlar nice Ramadan'lar getirdi ve yine bir Ramadan günü teşekkür eden gözlerde bu defa hüzün vardı.
Çünkü geride ne Ahmet, ne de plakasız arabası kalmıştı.
Bir tek ufacık iftariyeliğin büyüttüğü kocaman sevgiyle boynuna sarılan gözyaşları bırakmıştı geriye.

'Evet, işte gerçek karşında duruyor. Araba sevdası da neymiş?'
'Abi bir öğrenci.' derken, vapur da yorgun motoruyla iskeleden ayrılıyordu...

Ramadan

Nerede eski Ramadanlar diye eski bir muhabbet vardır. Her yıl duyarız, içten içe yaşarız hatta. Öylesine bizden olmuştur ki, duygu haline geldi bizde bu durum. Yakında psikolojik bir vaka haline bile dönüşebilir. Etkisi bir ay sürse de sosyal paylaşım alanlarında grupları bile açılabilir. Yani herkesin derinden etkileyebilir bu durum.
Ama bu yıl gerçekten farklı. Gittikçe yaza doğru bir eksen kayması var Ramadan'da. Geçen yıl yağmurdu, serin havaydı, dengesiz iklimdi, bilcümle yardımcı elemanla geçirdiğimiz Ramadan bu yıl kendini sıcakla gösterdi.

Öyle ki her şeyimiz değişti. Artık iftarlar, sahurlar daha mütevazi. Ya da kısa sürüyor. Tek istenen su oluyor sıcakta. Bazen öyle sıcak bastırıyor ki insanın serap göresi geliyor.

Eskiden teravih öncesi sıcak suyla aldığımız abdestler vardı. Cami yolunda gittikçe soğuyan başımızın ıslak dörtte biri. Tam terledik derken biten teravih ve tesbih yarışları. Sonra dua... Camiden çıkınca sokak lambasına üflediğimiz nefeslere tek gözle bakardık. Özlediğimiz soğukla beraber üfleye üfleye evin yolunu tutardık. Acaba bakan var mı diye arada sağı solu kolaçan etmeler hele... Eve geldik mi sesli bir selam ve büyük bir hafiflik. İşte buydu...

Şimdiyse bırakın omuzları, terlemeyeyim diye kollarımızı bile birbirimizden esirger olduk. Hatta eskiden yer bulmak için hızlı adımlarla gittiğimiz camilere, şimdi 'dışarda kılarım serin serin' planlarıyla ilk sünnetleri de iftara dahil ederek gidiyoruz. Bezgin salavatlar da cabası. 'Acaba salavatlarımız mı yoksa klimalar mı daha bezgin?' diye güncel bir tefekkürü de eklemeden edemeyeceğim.

Hele iş tesbih çekmeye gelince, Cuma Namazı'nı andıran bir kalabalık kendini cami dışına atar oldu.

Çıkışta ise edilen duaların hafifliği, sokak lambasına doğru bağrı açık rüzgarı hissederek evin yolunu tutmak, Ramadan'ı şeksiz gümansız kabul etmeye yeter de artar bile...